Nathan Fielder Yapımı “You Can See Everything” Etrafındaki Eleştirel Fırtına
Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı “You Can See Everything”, son dönemde hakkında en çok konuşulan sinema işlerinden biri haline geldi. Yönetmenin sınırlarını bilen, kontrollü ve mesafeli yaklaşımı dikkat çekse de yapım hakkında koparılan “çığır açıcı” fırtınanın boyutu ciddi soru işaretleri yaratıyor. İkinci yarısında belgesel formunu adeta parçaladığı iddia edilen film, Amanda Seyfried’in canlandırmaları ve Fielder’ın kendi taraflılığını sorgulamasıyla eleştirmenlerin bir kısmından “zihin bozucu” veya “tarihi bir yapıt” gibi abartılı övgüler alıyor.
Biçimsel Deneyler ve Aynalar Labirenti
Filmin hakkını teslim etmek gerekirse, kurduğu aynalar labirenti oldukça zekice kurgulanmış. Nathan’ın Elizabeth Holmes’u izlemesi, kameranın Nathan’ı takibi, Amanda Seyfried’ın Holmes’u yeniden oynaması ve tüm bu sürecin seyirciye sunuluşu belirgin bir gözlem gücü barındırıyor. Terapi dilinin bir araca dönüştürülmesi ile etik yükün seyirciye devredilmesi filmin zeki yönleri arasında öne çıkıyor.
Ancak bu tür biçimsel denemeler sinema tarihi açısından yeni bir kavram değil. Gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği “Close-Up”, “The Act of Killing” ve “F for Fake” gibi yapıtlar hatırlandığında, filmin sunduğu özgünlük iddiası zayıflıyor. Yapım iyi tasarlanmış bir oyun sunsa da sinemadaki ilk oyun olma niteliği taşımıyor.
Belirsizliğin Derinlik Yerine Kaçışa Dönüşmesi
Gerçekliği sahneleme ve izleyiciyi “bu gerçek mi?” geriliminde tutma yöntemi, Nathan Fielder’ın “The Rehearsal” yapımından beri aşina olunan bir tarz. Bu projede daha yüksek bir bütçe ve yıldız oyuncu kadrosu kullanılsa da temel yaklaşım radikal bir değişim göstermiyor. Üstelik anlatı boyunca gerçeğin görülemediği fikrinin üç saat boyunca tekrarlanması, finalde bir keşiften ziyade bir kaçış izlenimi veriyor.
Filmin ilerleyen dakikalarında Elizabeth Holmes’un gerçekliği arka plana düşerken, yönetmenin biçimsel kırılmaları öne çıkıyor. Eleştirmenler tarafından üst düzey bir meta-anlatı olarak yorumlanan bu durum, esasen anlatılmak istenen konunun etrafından dolanmak anlamına geliyor. Sinema izleyicilerinin cesur anlatılara ilgisi sürmekle birlikte, Ankara Film Festivali gibi organizasyonlarda öne çıkan yapımlarda da görüldüğü üzere içerik ile biçim arasındaki dengenin korunması büyük önem taşıyor.
Eleştirel Konsensüs ve Hype Baskısı
Eleştirmenlerin çoğunluğu yapıtı “aldatmacanın başyapıtı” veya “yılın en iyisi” ifadeleriyle tanımlıyor. Puan sitelerindeki hızlı yükseliş ve aynı övgülerin tekrarlanması, eserin kalitesinden çok oluşan kolektif hevesin hacmini artırıyor. Time yazarı Stephanie Zacharek ve sinema yazarı Edward Douglas gibi muhalif sesler ise Fielder’ın Holmes kadar manipülatif olduğunu ve formun içeriği yuttuğunu vurguluyor. Ancak bu eleştiriler çabucak “anlamamışlık” olarak nitelendiriliyor.
Ortaya çıkan tablo, manipülasyonu konu alan bir filmin izleyiciyi ve eleştirmenleri de kendi manipülasyon zincirine dahil ettiğini gösteriyor. Herkesin aynı anda hayranlık duyması, eserin kusursuzluğunu değil, hayran olmamanın entelektüel maliyetinin yüksekliğini gösteriyor. Bu bağlamda, sinema dünyası içindeki bu tür övgü dalgalarına karşı izleyicinin kendi algısına güvenmesi gerekliliği bir kez daha öne çıkıyor.
Kaynak: Birgün ·
Bir yanıt yazın