Alın Yazısı ve Kader Kavramı Üzerine Psikanalitik Bir Bakış
Balıkçılar Kahvesi’ndeki radyoda yankılanan “Alnıma yazılmış bu kara yazı…” dizeleri, insanlık tarihi boyunca karşılaşılan hikâyelerin sonunda duyulan o tanıdık ifadeyi yeniden akıllara getiriyor. Bir olay örgüsünün aynı noktada defalarca tıkanmasının ardından kurulan “alın yazısı işte” cümlesi, genellikle tüm açıklamaların bittiği anı simgeler. Kaderci veya teslimiyetçi olarak nitelendirilen bu yaklaşım, aynı hikâyeyi üç kez kurma çabasındaki emeği ve trajediyi göz ardı eder. Yazının insanın kendi alnında yer alması ise ayrı bir çıkmazdır; çünkü kişi aynaya baktığında dahi kendi alnını yalnızca tersten görebilir. Bu durum, alın yazısının sahibinin okuyamadığı, başkalarının okuması için kurgulanmış bir metin gibi durmasına neden olur.
Freud Ve Tekrarlama Zorlantısının İzinde Hayatlar
Sigmund Freud’un ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ adlı eserinde yan yana koyduğu yaşam öyküleri, bu durumun somut örneklerini sunar. Koruduğu herkes tarafından sonunda terk edilen hayırseverler, her dostluğu ihanetle sonuçlanan bireyler veya her aşkı aynı evrelerden geçerek aynı çıkmazda sonlanan âşıklar bu kapsamda değerlendirilir. Freud bu durumları talihsizlik veya soyut bir kader olarak değil, kişinin kendi kaderini elleriyle yeniden kurduğunu fark edememesi olarak açıklamıştır. İnsan, hatırlayamadığı olayları yaşayarak ve her defasında ilk kez deneyimliyormuş gibi aynı umutla tekrarlar. Benzer döngüleri sürekli yaşayan bir bireyin neden bu süreçten ders çıkaramadığı sorusu, psikanalizin temel meselelerinden biridir. Bu noktada bireyin öğrenme ve döngüyü kırabilmesi için dışarıdan bir ötekinin varlığına duyduğu ihtiyaç öne çıkar.
Peter Fonagy’nin on yedi yaşındaki dönüm noktası, Robbie Duschinsky ile Sarah Foster’ın ‘Mentalizing and Epistemic Trust’ kitabında detaylı şekilde ele alınmıştır. Ailesi Paris’te kalmış, tek kelime İngilizce bilmeden Londra’da bir okula gönderilen Fonagy, orada hırpalanmış ve ölmeyi düşünecek duruma gelmişti. Sürecin sonunda bir çocuk analistiyle çalışmaya başlayan Fonagy, eski bir Ford Anglia arabasını ve seans boyunca bu arabanın ne kadar harika olduğunu nasıl anlattığını yıllar sonra paylaşmıştır. Terapistinin ayağa kalkıp pencereden arabaya baktıktan sonra “gerçekten harika bir araba” demesi, konuşmanın dönüm noktası olmuştu. Birinin onu gerçekten gördüğünü hisseden Fonagy, başkalarından öğrenmeye o an açılmıştı. Görülmeyen insan kimsenin anlattığına inanmaz ve kader, genel cümlelerin en geneli olarak masumiyetin son sığınağı haline gelir.
Çocukluk Hayaletleri Ve Dostoyevski’nin Kumar Masası
Çocuk ruh sağlığında sıkça dile getirilen “bebek odasında hayaletler dolaşır” sözü, annenin kendi çocukluğunda yaşayıp hatırlamadığı travmaları farkında olmadan çocuğuna aktarmasını ifade eder. Alicia Lieberman ise aynı odada meleklerin de dolaştığını, yani annenin çocukluğundan kalan sevilmişlik ve güvende olma hatıralarının bu döngüyü kırmada etkili olduğunu belirtmiştir. Kendi alın yazısını okuyanları düşünürken Fyodor Dostoyevski’nin ‘Kumarbaz’ı kaleme alış süreci dikkat çeker. Borçlarını kapatmak için romanı yirmi altı günde bir stenografa dikte eden yazar, sonrasında evlendiği bu kişiyle birlikte kumar döngüsünü sürdürmüştür. Kazandığı an masadan kalkmayan, ancak her şeyini kaybettiğinde yazabilen Dostoyevski için bu durum Freud’a göre ceza ödemeye benziyordu. 1871 yılında her şeyini kaybettiğinde karısına yazdığı mektupta on yıldır onu kemiren kötü hayalin gittiğini belirtmesi ve bir daha oynamaması, umut ile ceza ikileminin sonunu simgeler.
Ülke genelinde kader kavramı yalnızca bireysel hikâyelerin sonunda değil, toplumsal olayların başlangıcında da kendine yer bulur. Bir maden faciasının ardından “fıtrat”, bir depremin ardından ise “kader planı” ifadelerinin kullanılması, acı çekenlerin dayanma çabasını desteklerken iktidarların sorumluluk hesabını kapatmasına yol açar. Her iki durumda da diyalog sona erer; biri bireysel bir yaşamı, diğeri ise binlerce ölümü kapsayan sorgulamaları bitirir. Alın yazısı silinmez, yalnızca okunur; ancak yazıldığı yer insanın göremediği yerdedir. Kendi alnındakini okuyamayan insan, bu yazıyı düz bir şekilde okuyabilmek için karşısında duran başka birine ihtiyaç duyar.
Kaynak: Birgün ·
Bir yanıt yazın